Hukuk Genel Kurulu 2013/2318 E. , 2015/2482 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;
Bakırköy 9. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 28.12.2011 gün ve
2010/544 E., 2011/546 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi
üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 28.03.2013 gün ve 2012/6457 E., 2013/5807 K. sayılı
ilamı ile;
(...Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle uğranılan manevi zararın ödetilmesi
istemine ilişkindir. Mahkemece istemin reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından
temyiz edilmiştir.
Davacı, Milliyet Gazetesi’nin Cadde ekinde “Bu sarışın kim?” başlığı ile yer alan 12/12/2010
tarihli haber nedeniyle manevi tazminat isteminde bulunmuştur.
Davalılar davanın reddedilmesi gerektiğini savunmuştur.
Mahkeme, haberin iddia niteliğinde verildiğini, görünen gerçeğe uygun olduğunu, haberde
ismi geçen dava dışı ...’ın ünlü olması nedeniyle, kamuoyunun ilgisini çeken, magazinsel
nitelikte bir haber olduğunu belirterek davanın reddine karar vermiştir.
Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Yasasının 1. ve 3.
maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının
güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun
sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın
dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren
konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme,
yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve
aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir
ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel
durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir
yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka
aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay
hukuka aykırılık oluşturmayabilir.
Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve
Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel
yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal
ve hukuki bir zorunluluktur.
Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin
çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin
diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha
çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının
uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse
görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı
bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle
biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle
yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan
olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır.
Dava konusu edilen yazıda “Komedyen ..., bir arkadaşının doğum günü partisi için Zuma
Restaurant’taydı. Sonrasında Anjelique’e geçen gruptan sarışın bir hanımla yakınlaştığı,
hatta öpüştüğü iddia edilen Gökbakar, fotoğraf vermemek için çaba sarf etse de başarılı
olamadı” ifadelerine yer verildiği ve davacıya ait fotoğrafın kullanıldığı, davacının ise ...’ın öz
kuzeni olduğu anlaşılmaktadır. Şu halde; yayınlanan yazı, gerçek dışı haber niteliğinde olup
davacının fotoğrafının kullanılmış olması da gözetildiğinde, kişilik haklarına saldırı
niteliğindedir.
Mahkemece açıklanan olgular gözetilerek, davacı yararına uygun bir miktar manevi
tazminat takdir edilmesi gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle, istemin tümden
reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.)
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda,
mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği
anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle uğranılan manevi zararın ödetilmesi
istemine ilişkindir.
Davacı vekili, 12/12/2010 tarihli Milliyet Gazetesinin Cadde ekinin ilk sayfasında davacı ve
dava dışı komedyen ...’ın fotoğrafları da kullanılarak yayımlanan “bu sarışın kim” başlıklı
yazıda “komedyen ..., bir arkadaşının doğum günü partisi için Zuma Restaurant’taydı.
Sonrasında Anjelique’e geçen gruptan sarışın bir hanımla yakınlaştığı hatta öpüştüğü iddia
edilen Gökbakar, fotoğraf vermemek için çaba sarf etse de başarılı olamadı” denilerek
müvekkilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu belirterek manevi tazminat talep
etmiştir.
Davalılar vekili, davanın reddini savunmuştur.
Yerel mahkemece, davanın reddine dair verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine, Özel
Dairece yukarıda başlık bölümünde yazılı gerekçeyle bozulmuş; mahkemece önceki kararda
direnilmiştir. Direnme kararını, davacı vekili temyize getirmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının fotoğrafı da
kullanılarak kaleme alınan dava konusu yazının davacının kişilik haklarına saldırı oluşturup,
oluşturmayacağı noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın niteliği gözetilerek öncelikle, basın ve ifade özgürlüğü kavramlarına ilişkin şu
açıklama ve saptamaların yapılmasında yarar bulunmaktadır:
Öncelikle uluslararası metinlerde ifade ve basın özgürlüğünün nasıl düzenlendiği
incelenmelidir. Çünkü 1982 Anayasasının 90 ıncı maddesinin son fıkrasına göre; “Usulüne
göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında
Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz (Ek cümle: 7/5/2004-
5170/7 md.). Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin
milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle
çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü
içermektedir. Bu durumda mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre
yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve
uygulanması gerekmektedir.
Hal böyle olunca, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS)
somut uyuşmazlığın nasıl düzenlendiği ve sözleşmenin uygulanmasına sağlayan Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının incelenmesi gerekmektedir.
AİHS’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10/1 nci maddesi; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına
sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları
gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de
kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine
tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup, hangi hallerde ifade
özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin 2 nci fıkrasında düzenlenmiştir.
Sözleşmenin 10/2 nci maddesine göre, bu özgürlüklerin kullanılması “…demokratik bir
toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu
düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının
şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin
yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar,
sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
Açıkça görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla “başkalarının şöhret ve haklarının
korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmektedir. Ne var ki
sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz.
sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli v. Türkiye kararı). Bu durumda kişilik
hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir
(Osman Doğru, Atilla Nalbant; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli
Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232).
Basın özgürlüğü iç hukukumuzda 1982 Anayasasının “Basın Hürriyeti” başlıklı 28 inci
maddesinde ve 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 1 ve 3 üncü maddelerinde düzenlenmiştir.
Ancak her özgürlük gibi basın özgürlüğünün de sınırsız olmadığı bazı sınırlamalara tabi
olduğu belirtilerek, bu sınırlamaların nelerden ibaret olduğu söz konusu maddelerde
gösterilmiştir. Ayrıca basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasa’da düşünce ve
kanaat (m. 25); düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü (m. 26) ayrıntılı şekilde
düzenlenmiştir.
Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir.
Basına sağlanan güvencenin nedeni; toplumun sağlıklı, mutlu ve güven içinde
yaşayabilmesi içindir. Bu durum kişinin, dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda
meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır.
Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir
biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun
bulunduğu açık ve kuşkudan uzaktır.
Diğer bir anlatımla basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece
kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir.
Bunun içindir ki basının yayın yaparken, yaptığı yayından dolayı hukuka aykırılık teşkil
edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu
farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayının hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı
belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğu kabul
edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık
oluşturmayabilir. İşte basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır.
Önemle vurgulanmalıdır ki, yayınlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir
haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda,
manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan “hukuka aykırılık”
gerçekleşmeyeceğinden, basının sorumluluğu da söz konusu olamaz.
Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen
her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma
ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle
biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir.
Haberin hukuka uygunluk nedenini oluşturabilmesi, her şeyden önce gerçeğe uygun
olmasına bağlıdır. Eğer haber gerçeğe uygunsa, kişilik hakları ihlal edilse bile, burada,
manevi tazminata yer yoktur. Üstelik gerçeklik ilkesi, yalnızca haber verme yönünden değil,
eleştirmek, değerlendirmek, yorumlamak yönünden de uygulama alanı bulur. Gerçek dışı
haber verme ise, daima hukuka aykırıdır (Mustafa Reşit Karahasan, Tazminat Hukuku,
İstanbul 1996, s. 985).
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacının olay günü aralarında
komedyen ...’ın da bulunduğu bir grup arkadaşı ile birlikte bir arkadaşlarının doğum günü
partisi için toplandıkları, restaurant çıkışı davacı ile dava dışı ...’ın fotoğrafları çekilerek
davalı gazetede yayımlandığı ve ayrıca fotoğrafın altında “Komedyen ..., bir arkadaşının
doğum günü partisi için Zuma Restaurant’taydı. Sonrasında Anjelique’e geçen gruptan
sarışın bir hanımla yakınlaştığı, hatta öpüştüğü iddia edilen Gökbakar, fotoğraf vermemek
için çaba sarf etse de başarılı olamadı” ifadelerine yer verildiği anlaşılmaktadır.
Dosya kapsamından davacının dava dışı ...’ın kuzeni olduğu anlaşılmaktadır. Davacı ile dava
dışı ...’ın eğlence mekânından birlikte ayrıldıkları sabittir. Ancak haberde iddia edildiği
şekilde bir yakınlaşmanın bulunduğu davalı tarafından ispat edilememiştir. Bu nedenle;
davacının fotoğrafları da kullanılarak “komedyen ...’ın gruptan sarışın bir hanımla
yakınlaştığı, hatta öpüştüğü iddia edilerek” şeklinde yayımlanan yazı, gerçek dışı haber
niteliğindedir. Böylece hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiştir.
Bu nedenle davacı ve dava dışı ...’ın fotoğrafı da kullanılarak yayımlanan yazı davacının
kişilik haklarına haksız bir saldırı oluşturduğundan manevi tazminata hükmedilmesi
gereklidir.
Görüşmeler sırasında bir kısım üyeler tarafından davacının fotoğrafı da kullanılarak
yayımlanan yazıda toplumsal ilginin bulunduğu, basının taraflar arasındaki akrabalık
durumuna araştırmak gibi bir yükümlülüğünün bulunmadığı, kullanılan sözlerin basın
özgürlüğü kapsamında kaldığı ve davacının kişilik haklarına saldırı oluşturmadığından
bahisle Yerel Mahkeme direnme kararının onanması yönünde görüş beyan etmiş iseler de,
bu görüş yukarıda belirtilen nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir.
Hal böyle olunca, açıklanan nedenlerle davacının fotoğrafı da kullanılarak yayımlanan dava
konusu yazı bir bütün olarak değerlendirildiğinde basın özgürlüğü kapsamında kalmayıp,
davacının kişilik haklarına yönelik saldırı oluşturduğunu kabul eden ve Hukuk Genel
Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda
direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma
kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA,istek halinde temyiz peşin harcının
yatırana geri verilmesine 06.11.2015 gününde oyçokluğu ile karar verildi.